“Üniversite-yaşama” ilişkisini gündemime alırken yıllardan beri yaptığım bir ayırım var: “Üniversitede yaşamak”-“üniversiteyi yaşamak. Her birimiz, her zaman, farklı amaçlar, olanaklar doğrultusunda belli bir mekânda yaşarız; ancak o mekânın tam anlamıyla…

paste here your ad code

“Üniversite-yaşama” ilişkisini gündemime alırken yıllardan beri yaptığım bir ayırım var: “Üniversitede yaşamak”-“üniversiteyi yaşamak.

Her birimiz, her zaman, farklı amaçlar, olanaklar doğrultusunda belli bir mekânda yaşarız; ancak o mekânın tam anlamıyla farkına varma, olanaklarını keşfetme, bu keşifle birlikte kendini de keşfetme, farklı çabaları gerektirir. Nasıl ki bir kentte sıradan bir yaklaşımla yalnızca varlığınızı sürdürür, orada yalnızca yaşarsınız; ama o kentin öyle oluşunun ya da o kentin sizin için nasıl bir anlam taşıdığının, toplumsal, tarihsel ve kültürel bir özne olarak sizin için o kentin ne türden anlamlar, olanaklar taşıdığının farkına varamazsınız, işte üniversite için de durum benzer bir özellik gösterir.

Çok çetin ve zorlu aşamalardan geçer, üniversiteye gelir ve burada yalnızca, iki (önlisans), dört (lisans) yıl ya da sağlık bilimleri alanında eğitim alacaksanız, beş ya da altı yıl boyunca yalnızca derslere girip çıkmakla yetinirsiniz; bu durumda üniversitede değil, fakülte ya da yüksekokulda sadece yaşamış olursunuz. Başka bir anlatımla, aslında, ne fakülteyi, ne yüksekokulu, ne de “üniversite”yi yaşarsınız. Çünkü bir bakıma, salt bedensel varlığınız bulunduğunuz mekânlar arasında, neredeyse sürüklenir durur; bilinçsiz olarak, dar bir çerçevede savrulur durursunuz. Bir de bakmışsınız ki yıllar geçivermiş!. Elbette diploma da alırsınız ama, sadece orada yaşayarak edinilmiş bir belgedir bu; başka bir şey değil.

Öteki seçenek ne öyleyse? Üzerinde asıl durmak istediğim tam da bu: “Üniversiteyi yaşamak”; bu mekânı tüm olanaklarıyla, tüm karşılaşmalarıyla, tüm içeriğiyle keşfetmek ve bu keşif çabasının sürekliliği içinde, üniversiteye katkı vermek, katkı almak, onun yaşanılırlığını kendi varoluşunda deneyimlemek. Ben buna kısaca “üniversiteyi yaşamak” diyorum.

Üniversite öncelikli olarak fiziksel anlamda bir “yer”; ancak yerleri, mekânları birbirinden ayıran, her şeyden önce onlara yüklediğimiz işlevler; bunun da ötesinde onlara verdiğimiz anlamlar. Üniversite, bir “bütünlük” olarak, “hoca-öğrenci beraberliği” olarak, yüzyılların deneyim ve bilgi birikimini, hatta kesintisizce içinde barındırıyor ve siz, üniversiteye adım atacak olan özneler olarak, bu deneyimler ve bilgiler toplamına ortak olmaya, o dünyanın etkin bir öznesi olmaya aday oluyorsunuz. Artık bundan böyle, her şey sizin elinizde, üniversitede yaşayarak salt seyirci mi olacaksınız; yoksa, üniversiteyi yaşayarak, orada gerçekten bir özne, aktör mü olacaksınız? Daha açık bir anlatımla, bir iz mi bırakacaksınız, hem kendinizde hem de başkalarında?

Amacınız salt üniversitede yaşamak olduğunda, derslikler, laboratuvarlar size yetip de artacaktır bile! Ancak üniversiteyi yaşarken, derslikler, laboratuvarlar size gerçekten “dar” gelecektir. Hocalarınızın tüm entellektüel duruşunu, daha başka neler yaptıklarını, neyi, neleri kendilerine sorun edindiklerini anlama çabasına girişmekten başlayıp, kendinize yakın düştüğünü düşündüğünüz konularla öylesine haşır neşir olacaksınız ki, ilgi odağınıza ilişkin her şey her an gözünüze, kulağınıza çarpacak, ayrıntılar bir bir karşınıza dikilecek, duyarlılık ve algı çerçeveleriniz değişecek, önünüzde yepyeni yollar açılacak; sadece en yakınınızdaki bilim, sanat, felsefe, kısacası kültür dünyasıyla değil, tüm dünya özneleriyle, aktörleriyle buluşmaya başlayacaksınız; bilginiz, beceriniz, yetkinlikleriniz her geçen gün artacak. Zaman içinde de kendinizdeki değişimi, “düşünce akrabaları”nızın, size en az “biyolojik akrabalar”ınız kadar yakın olduğunu; sizi, bu düşünce akrabalarının yapılandırdığını açıkça göreceksiniz; ne türden olursa olsun, bilgi dünyasına bağlanacaksınız.

Üniversiteyi yaşamanın, üniversiteyi salt derslikle ya da laboratuvarla sınırlamayıp, kütüphanesiyle ve her türlü buluşma, karşılaşma ortamlarıyla zenginliklerini keşfetmenin, hocalar da dahil olmak üzere her bir öznede bırakacağı izler, sağlayacağı zenginlikler, günümüzde “yeterlilikler çerçevesi” başlığı altında toplanıyor. Yukarıda da kısaca belirttiğim gibi, bu yeterlilikler de hem alanlar bağlamında ele alınıyor hem de yükseköğretim düzeyleri bağlamında son derece ayrıntılı olarak saptanıyor.

Ülkemizde Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı, bu konularda yaptığı çalışmaları “Türkiye Yükseköğretim Yeterlilikler Çerçevesi” (bkz.: tyyc.yok.gov.tr) başlığı altında topladı ve yükseköğretim bağlamındaki dört dereceye (önlisans, lisans, yüksek lisans, doktora) ilişkin yeterlilikler incelikli olarak belirlendi.  “Bilgiler”, “Kuramsal” ve “Olgusal” olarak; “Beceriler”, “Bilişsel” ve “Uygulamalı” olarak ikiye ayrılıyor burada. “Yetkinlikler” ise “Bağımsız Çalışabilme ve Sorumluluk Alabilme Yetkinliği”, “Öğrenme Yetkinliği”, “İletişim ve Sosyal Yetkinlik”, “Alana Özgü Yetkinlik” başlıkları altında toplanıyor.

Burada ana çerçevesi verilen yeterliliklerin gerçekten edinilmesiyle, “üniversiteyi yaşama” yaklaşımı arasında birbirini karşılıklı olarak besleyen, destekleyen bir bağ olduğunu görmek hiç de zor olmasa gerek. Aslında “bilgiler”e, “beceriler”e, “yetkinlikler”e ilişkin bu çerçeveler, öğretimin (öğretmede kolaylaştırıcı olanlar ve öğretimin bütünü açısından) ve öğrenimin (bizzat öğrenenler, aileleri ve yakınları açısından), aşama aşama çok önceki yıllarda kazanılmış olması gerekiyor. Ancak, en temel insansal etkinlik olan eğitime, genellikle, içselleştirilecek düzeyde bu türden kavramsal, toparlayıcı çerçevelerle bakılmadığı da açık ne yazık ki! Gerçekten de, olup bitene, varolana ilişkin belirgin bir zihinsel çerçevemiz (kavramımız) yoksa, ne türden olursa olsun, varolan, varlık elimizden kayıp gidiyor! Eğer eğitim bağlamında ne yaptığımızın, niçin yaptığımızın, neyi başarmak istediğimizin, kimden ne beklediğimizin, neleri dikkate almamız gerektiğinin yeterince farkına varamazsak, sadece biyolojik olarak yaşıyoruz demektir. Yaşamanın yanı sıra, özellikle eğitim etkinlikleri çerçevesinde kendimize, dünyaya yeni anlamlar katmak, asıl önemli olandır.

21.yüzyılın dünyasında her bir dünya insanının, ancak bilgileri, becerileri ve yetkinlikleri, özetle bu bağlamlardaki yeterlilikleri ölçüsünde dünyada belli bir yere sahip olacağı hepimiz için açık olan bir durumdur. Ayrıca, bir kez daha yinelemek gerekirse, eğitimin ne nitelikte olduğunun artık somut sonuçlara bakılarak anlaşıldığı bir dünyada, yeterlilikleri kazanmanın son durağı, üniversiteyi yaşayarak kazanılan bilgi, beceri ve yetkinliklerdir. Öyleyse, yükseköğretimin/yükseköğrenimin eşiğindeki tüm adayların “üniversiteyi yaşama”yı amaç edinmeleri gerektiği açıktır.

Prof. Dr. Betül ÇOTUKSÖKEN

Maltepe Üniversitesi Rektör Yardımcısı

Yorum Yaz