Post Image


Her insan yaşama dünyasına katıldığı ilk andan başlayarak, uzun bir süre bakıma gereksinimi olan, kendinden daha olgun ya da yetişkin kuşaklarca ya da kimi zaman yaşıtlarınca, akranlarınca bakım ve özen gösterilmesi gereken bir varlık olarak kendisi olur. Çünkü insan geç büyüyen, bir bakıma geç gelişen, geç olgunlaşan, uzun bir zaman süresi sonucunda kendi kendisine bakar duruma gelen bir varlıktır. İnsanın toplumsallığının, kendisi gibi olanlarla bir arada yaşamasının temeli belki de onun bu yapısal özelliğinden kaynaklanmaktadır.


İnsan dünyasına özgü bakım çabası toplumsal, tarihsel, kültürel ortamda birbirinden çok farklı biçimlerde, içeriklerde somutlaşır; ancak bu çeşitlilik, farklılık insanın bakım gösterilmesi gereken bir varlık olduğu gerçeğini hiçbir zaman ortadan kaldırmaz. İlkin biyolojik ya da bedensel niteliğiyle kendini gösteren, birey olarak insanın her şeyden önce yaşama dünyasına tutunmasını amaçlayan bu bakım çabasına, zaman içinde düşünme ve dil ortamında zihinsel ve dilsel bakım da eşlik eder. Bu durumun neredeyse doğal bir biçimde kendini göstermesine karşın, temelde belirleyici olanlar, ağırlıklı bir biçimde dil ve kültür ortamında kendine yer bulan çerçevelerdir. Bu çerçeveler aslında öylesine güçlüdür ki, insanın yetişmesini; onun bedeniyle, düşünme dünyasıyla, diliyle, kendine özgü söylemiyle ilgili her türlü yaklaşımını, ilişkisini; başka bir deyişle kendisiyle olan karşılaşmasını köklü bir biçimde etkiler, hatta belirler. İnsan eylemlerinden ve onların bir araya gelmesinden, örgülenmesinden oluşan ilişkiler toplamından başka bir şey olmayan insan dünyasında belirleyici olan, çoğun tarihsel ve kültürel olandır; özellikle de tarihsel ve kültürel olan eşliğinde düzenlenen eğitime ilişkin karşılaşmalardır. Bu kısa girişten sonra, biraz önce belirttiğimiz bedensel, zihinsel ve dilsel bakımın öteki adının eğitim olduğunu ileri sürebiliriz. Hiçbir özel belirlenimi içermeksizin, “eğitim” adını verdiğimiz bakımın dayandığı ya da eğitimin gerçekleşmesinin arka planını oluşturan insansal nitelikleri ya da temelleri şöyle sıralayabiliriz: İnsan:


  • Doğallığını, gerektiğinde ancak eğitimle aşabilen,

  • Sabit/değişmez bir özü olmayan,

  • Sürekli olarak insanlaşma süreci içinde bulunan,

  • Değişmeye, hatta gelişme ve ilerlemeye açık olan bir varlıktır.

  • Ayrıca insan, içinde bulunduğu toplumun sahip olduğu dil, kültür ve bunların hepsini âdeta billurlaştıran bilgi-bilgi olmayan düzeyine göre birbirinden çok farklı gereksinimleri olan bir varlık olarak da değerlendirilebilir. Bu gereksinimlerin çoğunun biyolojik, fizyolojik kökenli olduğu da ileri sürülebilir; ancak onların karşılanma yolları, kaçınılmaz biçimde toplumsal, tarihsel ve kültüreldir; özetle insansaldır.


Günümüzde, toplumsal ve kültürel olana yapılan vurgu, özellikle antropolojik, sosyolojik, sosyal psikolojik ve pedagojik çalışmaların dikkatimizi çektiği yeni durumlar, olgular, eğitimin önemini, vazgeçilemezliğini iyice ortaya koymaktadır. Geçmişten bu yana burada sıralanan bilgi bağlamları eşliğinde yapılan çözümlemelere ek olarak insan gerçeğini hem de temel bir bilgi çerçevesi olarak anlamaya çalışan antropontolojinin (insan-varlıkbilgisi) katkılarıyla, eğitimin her insanın vazgeçilmez yaşama ortamını hazırlayan gerekli ve yeterli koşullar toplamı olduğu her zamankinden çok daha iyi anlaşılmıştır. Ayrıca şunu söyleyebiliriz: Tıpkı Eskiçağda olduğu gibi, eğitimin önemi yeniden keşfedilmiştir. Neredeyse herkesin eğitimci olduğu, herkesin bir bakıma aynı zamanda eğitimci kimlikli bir özne olduğu yeniden anlaşılmıştır.

Yaygın anlamında eğitim herkesin işi olmakla birlikte, eğitimin bilinçli olarak karşılanması gereken bir gereksinim olduğu gerçeğinden ve yine bu gerçekle bağlantılı olarak temel bir hak olduğu yaklaşımından yola çıkıldığında, eğitimi taşıyan temellerin daha ayrıntılı bir biçimde ele alınması gereği kendini göstermektedir. Eğitim her şeyden önce:


  • Eğiten-eğitilen birlikteliğinde ortaya çıkar.

  • Eğitim toplumsal/tarihsel-kültüreldir, kamusaldır/kurumsaldır.

  • Kuşaklararası yatay ve dikey ilişkilere dayanır.

  • Bir dil-tarih-kültür ortamında gerçekleşir.

  • Birbirinden çok farklı, belki de sayısız aracı ortamı gereksinir.

  • Yukarıda da belirtildiği gibi, belli bir insan anlayışına dayanır.

  • Bunlara ek olarak eğitim antropontolojinin (insan-varlıkbilgisi) verilerini dikkate

  • almalıdır.


Burada sıralananlar gerekli koşullardır. Eğitim felsefesi adı altında toplanan çalışmalar bu koşullara yönelik olarak işlevini yerine getirir. Ancak eğitimin yeterli koşulu, eğitime etik açıdan da bakmayı gerekli kılar. Bu noktada üzerinde durulması gereken, eğitim alan kişinin araçsallaştırılmamasıdır; araç olarak görülmemesidir. O zaman sorumuzu yeniden soralım: Eğitim ama nasıl bir eğitim? Bu sorunun yanıtı artık yalnızca antropontoloji ve eğitim felsefesiyle verilemez; buna ek olarak, eğitime etik açıdan, ahlak felsefesi açısından bakmanın gereği de ortaya çıkar. Eğitimin yeterli koşullarının nabzı tam da burada atar. Yeterli koşulları da şöyle sıralayabiliriz:



  • Öncelikli olarak eğitim felsefesinin belirlemelerinin dikkate alınması temel kalkış noktasını oluşturur.

  • Ayrıca insanı açık bir varlık olarak görmeyle de bağlantılı olarak, eğitim alanın kendini tanımasını sağlayabilecek yaklaşımlar içinde bulunmak,

  • Eğitim alanı özne olarak, kişi olarak baştan kabul etmek,

  • Eğitim alan özneyi gözlemlemek, dinlemek, anlamaya çalışmak,

  • Eğitim alan özneyle güçlü bir iletişim ilişkisi içinde bulunmak, kendisini anlatmasının koşullarını hazırlamak,

  • Eğitim alan-eğitim veren arasındaki ilişkinin olağan ve/veya olağandışı, olağanüstü ya da krizli, bunalımlı durumlarda birbirini anlamaya dayalı karşılaşma-karşılama ilişkisi olması gerektiğinin farkına varmak,

  • Ayrıntılı bir gereksinim çözümlemesi yapmak,

  • Eğitimin her zaman potansiyel olanı gerçeklik alanına taşımak olduğunu, ancak burada nelerin, hangi potansiyellerin taşınmasının uzun erimde insanca ve insana yararlı, çocuklar söz konusu olduğunda da çocuğun haklarını korumaya yönelik olduğunu bilgiye dayalı olarak ayırt etmek. Bunların her birinin ayrıntılı olarak çözümlemesini yapmak.

  • Özellikle çok küçük yaşlardan başlayarak, salt biyolojik ve fizyolojik olana ilişkin mesafe koymanın önemi üzerinde durup düşünmenin ne denli değerli ve insanca olduğu üzerinde de durmak. Bu duruşu doğru değerlendirme ediminin eşliğinde hayata geçirmek.


İnsan-eğitim arasındaki ilişki üzerinde düşünmeyi ve yazmayı sürdüreceğiz.





Prof. Dr. Betül ÇOTUKSÖKEN

Maltepe Üniversitesi Rektör Yardımcısı